top of page
Search

Visâl


Gözlerin deniz olması için mavi olmasına gerek yoktur bunu senin gözlerine bakınca anladım." Sevgili günlüğünün- bu hayatta derdini az da olsa anlatabildiği tek dostunun- hasır rengi yapraklarına son cümlesini böyle yazıp defterini kapattı Umay. Sevdiğine bir gün kavuşabilmenin hasreti ile yanıp tutuşurken kendini anca böyle avutabiliyordu. İçinde büyüttüğü bu sır her gün vücudu saran kanser hücresi gibi onu yiyip bitiriyordu. Dert anlattıkça azalır derlermiş sevdiğinin adını günlüğüne yazmaya haya eden Umay nasıl anlatabilirdi ki onu başkasına...

Biraz daha masasının başında durdu. Günlüğünü yeni uykuya dalmış bir bebeği beşiğine koyar gibi şefkatle ve dikkatle çekmecesine koydu. Masasındaki misk kokan mumu söndürmeye yöneldi. Birden gözü pencereye takıldı. Güneşlik ile tül perde arasından gözüne sevdiğinin yüzü gibi görünen dolunaya baktı, iç çekti, eğildi ve içine dolan hüznü dışarı çıkarıp mumu söndürdü. Yüzünü aydınlatan dolunayın ışığıyla beraber ne kadar güzel göründüğünü bilse bu hüznü devam eder miydi kim bilir… Perdenin arasından içeri giren ay ışığı gibi yatağına süzüldü. Ne çok isterdi birçok insan gibi başını yastığa koyar koymaz uyumayı, gözünü kapattığı anda onun silueti geliyordu önüne. O da hayaller kurmaya başlıyordu. O hayallerle umutlarını yeşertip ay gibi güzel yüzüne ufak bir tebessüm koyuyordu. Tam uykuya dalacakken umudunu yitiriyor, tekrar gecenin zifiri karanlığına gömülüyordu. Bu karanlık hislerle boğuşa boğuşa uykusuna daldı. Sabah olmuştu alarm çalmadan uyandı, güzel bir uyku da çekememişti. Kalktı, elini yüzünü yıkayıp masasına oturdu. Çantasına defterlerini ve hiç yanından ayırmadığı Dilaver Cebeci’nin Mavinin Türküsü kitabını aldı. Kitabın sayfaları okumaktan yıpranmış, kapak kısmındaki harflerin bazıları silinmişti. Otuzlarını geçen bir kadının hayatı yaşadıkça güzelleşmesi gibi o kitapta sanki okundukça güzelleşmiş ve hoş bir hal almıştı. Çantasını hazırladıktan sonra o buğday saçlarını tarayıp sağ kulağının arkasına aldı. Çok fazla seçeneği yoktu ama biraz düşündükten sonra buz mavisi diz kapağının iki karış altında biten pileli elbisesini giydi. Kendine saygısı vardı tabi ki ama ona güzel gözükmek için bayram sabahına hazırlanan çocuklar gibi heyecanla hazırlanıyor ve özen gösteriyordu. Anahtarını aldı siyah iri tokalı ayakkabılarını giydi son kez aynaya bakıp tam evden çıkıyordu ki ölen anne ve babasının siyah beyaz fotoğrafını görüp duraksadı. Sonra kapıyı çekip çıktı. Buraya atandı atanalı tek mutluluğu öğrencileriydi, bir de kara sevdası vardı tabi. Yol boyu onu görüp göremeyeceğini düşündü acaba bir gün bu yolu onunla yürür müyüm diye de düşünmeden edemedi. Okula gitti derse girmek için sınıfa yöneliyordu ki onun da kendi dersine girdiğini gördü ama tam kapıyı kapattığı anda gördüğünden yüzünün bir kısmını görebilmişti. Biraz sevindi biraz üzüldü buruk bir sevinçle o da dersine girdi. Bu ders Fuzuli’yi anlatacaktı. Fuzuli’nin şiir hayatına nasıl başladığı anlattı. Sadece şiir yazdığını değil neden şiir yazdığını da anlatan çok farklı bir şair olduğundan bahsetti. Ama Fuzuli’yi anlatıp su kasidesine değinmeden geçmek olmazdı tek tek beyitleri işlediler her beyitte aklına sevdiği geliyordu, gözü doluyordu, yazıları zar zor seçiyordu sonra o beyit geldi:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

Bu beyitle beraber iyice duygulandı Umay. Hayatında kimseyi sevmemiş kitaptan şiirden başka kendisine dost bilmemişti. Birine karşı böyle hislerinin olması ona garip gelse de bu divane halinden hoşnut olmadığı söylenemezdi. Verimli bir ders işledikten sonra ders arası verdi ve dışarı çıktı. Tek başına kendine sakin bir yer bulmuş oturuyordu. Çimenleri inceliyor gözlerini kısıp çimenleri farklı şekillere benzetip kendi kendine oyalanıyordu. Çimenlerle uğraşırken birden kalbine bir sızı çöktü nefes alamadı. Nefes alabilmek için kafasını yukarı kaldırdı ki ileride onu gördü. Sanki kalbi onun varlığını hissetmiş heyecandan dile gelmişti. Rahat oturuşundan toparlandı ve onu izlemeye koyuldu arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Heybeti gözlerini kamaştırıyordu. Her ne anlatıyorsa karşısındaki herkes mest olmuş onu dinliyordu gerçi onun karşısındakini mest etmek için süslü cümleler etmesine gerek yoktu. Şayet ses tonu karşısındakini büyülemeye yeterdi. Kendisiyle birkaç kez konuşma şansı olmuş olsa da onu yıllardır tanıyor gibi bir his vardı içinde. Bazı ruhların birbirine evvelden aşina olduğunu düşünenlerdendi. Hava biraz soğumuştu yağmur başladı. Arkadaşları içeri girdiler o başıyla biraz daha kalacağını söyledi. Onlar gidince başını göğe kaldırıp yağmuru hissetti tam derin bir nefes almıştı ki Umay’ı fark etti. Ağır adımlarla ona doğru ilerliyordu o ilerledikçe Umay’ın kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Arkasını dönüp kimse var mı diye kontrol etti. Kimse yoktu ona geliyordu. Ufak bir tebessüm ederek doğruldu iyice yanına gelince konuştu:

“Nasılsınız Umay hocam durgun gördüm sizi?”

“Yoo, yok hocam iyiyim hava soğuyunca ben de dalıvermişim biraz.”

“İyi bakalım hocam aman dikkat et öğrencilerimizin bize ihtiyacı var dedi.”

Gülümsedi… Başını hafiften öne eğip ‘Allaha emanet olun’ dedi ve dersine gitti. Umay oracıkta kala kaldı sadece gözlerini kırpabildi biraz daha durup o da dersine çıktı. Nasıl ders işlediğinin farkına varmadan dersi bitmişti. Biraz durgun biraz huzurlu evine geldi. Eviydi ama kendini hiç ait hissetmiyordu bu his kendini bildi bileli ona aitti. Ailesi ölmeden önce ailesinin yanında iken de oraya ait hissetmiyordu, kendi evi olunca düzelir diye düşünmüştü ama yine o ait olmama hissi bir türlü geçmemişti. Şu hayatta kimsesi yoktu. Öğrencilerini çok seviyordu ama eve geldiğinde yine yalnızdı. Derdini bilen bir tek Allah idi bunu birden hatırına düşürünce üstünü değiştirip abdest aldı ve ana yadigarı duvarda asılı olan Kuran-ı Kerimi aldı öptü ve okumaya başladı çünkü biliyordu ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulurdu. Okudu okudu okudukça ferahladı her ayet sanki ilmek ilmek yüreğine işliyordu. Biraz daha okudu ince bir sızıyla ağladı sonra kalktı birkaç lokma bir şeyler yiyip uyudu ama açlığı geçmedi, bir bardak su içti, suyu içiyordu ama sanki hiç ağzının içi ıslanmıyordu. Su onu ferahlatmıyordu. Biraz yatağında şiir okudu:

Gün değil, hafta değil, ay değil

Beş sene, on sene sonra gelsen de

Bu canım durdukça tende

İyi bil

Beklediğim sensin.

Dilaver Cebeciden sonra en sevdiği şair Abdurrahim Karakoç’tu onun Mihriban’ına olan aşkından çok etkileniyordu. Güzel şiirleri var düşünürken uykuya daldı. Gün ışırken uyandı ve dersi için hazırlanmaya başladı. Yaklaşık bir buçuk senedir aynı rutindi. Tek değişen her gün büyüyen aşkı idi. Umay’ın çocukluğundan beri hayatı hep bir koşuşturmaca ile geçmişti ama bunu kendi istiyordu. Boş durmak ona fayda sağlamayacak işler yapmak onu hep rahatsız etmişti. Okula giderken aklına birkaç güzel fikir geldi bunları bölüm başkanına iletmeliydi kapıyı tıklattı. İçeri de o da vardı. Dingin bir ses tonuyla:

“Ben sonra geleyim hocam.”

“Yok kızım ben de seni çağıracaktım zaten.”

“Hayır olsun hocam buyrun.”

“Bedir hocam Mihrimah Sultan ile ilgili bir çalışma yapacak beraber ilerlerseniz fayda olur diye düşünüyorum. Hem sizin de ilgi alanınız.”

“Siz uygun gördüyseniz elimizden geleni yapalım.”

İkisi de odadan ayrıldılar. Sessizce koridorda yürüdüler. Umay bu işe çok sevinmişti güzel bir çalışma olacaktı. Hemen kafasında bir şeyler toparlamaya başlamıştı bile. Onun sesiyle irkildi:

“Umay hocam ne zaman çalışmalara başlıyoruz.”

O güzel gülümsemesiyle:

“Hemen bugün deyiverdi.”

Adını onu ağzından duyunca adı ona güzel gelmeye başlamıştı. Uzun zamandan sonra öğrencileri dışında biriyle konuşacak, vakit geçirecekti. Okuldan çıkıp Fatih’ teki Türk Edebiyatı Vakfına doğru yola koyuldular. Ortamı, konumu, insanları çok güzeldi. Günümüz iğrenç kafelerine bakarak sadeliğiyle, edebiyle geleceğe kafa tutan geçmişin anısını taşıyan müstesna bir yer idi. Uzun süre konuşamadılar bir yıldır aynı okulda olsalar da pek fazla konuşmamışlardı. İçten içe birbirleri hakkında bir şeyler bilmek istiyorlardı. Söze Bedir başladı:

“Ben buralıyım hocam burada İstanbul’da doğmuşum ama ailem Kayserili. Can dostu vefat edince 1988 de buraya gelmiş annemi alıp. Dar gelmiş ona oralar, oysa ki uçsuz bucaksız bozkıra insan sığmaz mı? Babam sığamamış işte, buraya gelip yerleşip düzen kurdum derken, ben bir yaşımda iken vefat etmiş. Dostuna hasretten mi göçtü yoksa bu dünyanın haline mi dayanamadı bilmiyorum. Peşine annem… Ben de kendimi okumaya verdim. Yazdım, çizdim derken şimdi buradayım dedi.”

Umay onun konuşmasına öyle dalmıştı ki duyma yetisi olmayan birinin birden duymaya başlaması gibi hayretle dinliyor mest oluyordu. Sesini duydukça her şey önemini yitiriyordu. Bakışlarından anlatma sırasının kendine geldiğini anlamıştı. Yıllardır yalnız olduğundan mıdır yoksa bu günü hep beklediğinden midir bilinmez… Başlattı anlatmaya:

“Kayseriliyiz biz, orada doğdum büyüdüm babam ben doğmadan vefat etmiş. Keşke onu bir kere de olsa görebilseydim elimde kara bir fotoğrafından başka hiçbir şey yok. Varlıktı yokluktu derken okuttu annem beni. Lise çağıma kadar getirdi sonra o da vefat etti. Bir başıma kalıverdim. Yetimhane, üniversite derken şimdi buradayım dedi.”

O çok zeki biriydi Umay’ın anlattıklarını pür dikkat dinlemişti. Aklına bir şeyler geliyordu, içinden olamaz, mümkün değil ki diye düşünüyordu. Daha fazla dayanamadı:

“Rahmetli… Babanız kaç senesinde vefat etti hoca hanım.”

“1988 dedi gözleri dolu bir halde.”

Düşündüğü doğruydu o babasının can dostunun kızıydı bunu anlamamış gibi devam etti. Bir yandan çay içtiler, bir yandan sohbet ettiler, Mihrimah Sultan ile ilgili yazıp çizdiler. Hava kararmaya başlamıştı. Garip bir şekilde Bedir’in içi kıpır kıpırdı aklında çok güzel bir fikir vardı.

“Vaktin varsa seni bir yere götürmek isterim.” dedi Umay’a.

Başıyla onay verdi Umay. Onu Edirnekapı’ya Mihrimah Sultan Camii’ye götürüyordu. Sohbet ede ede yola koyuldular. Umay’ın İstanbul’a geldi geleli hiçbir yeri gezmediğini öğrendi içten içe üzüldü. Biraz yürüdükten sonra camiiye vardılar. Bahçesine oturdular hava kararmış bütün güzellikler ortaya çıkmıştı. Ay yüzlerini aydınlatıyordu.

“Mihrimah ne demek bilir misin Umay hocam diyerek gülümseyerekten sordu.”

“Güneş ve ay… “

O an ay yüzlerini aydınlatmayı bırakıp yüreklerine vurur ve ikisinin de gönül gözü bundan 489 sene öncesine gider.

İmkânsız Aşkın Mimarı

Topkapı Sarayın’nda bir hareketlilik vardır. Sultan Süleyman’nın dünyalar güzeli bir kızı olmuştur. Gözleri simsiyahtır, o bembeyaz yüzünde iki delhiz gibi yüzünü süslemektedir. Burnu ayın güzelliğine güzellik katan çıkıntıları gibidir. Gonca gibi dudakları ise bütün güllere meydan okuyacak cinstendir. Sultan Süleyman bu güzelliği görür görmez adını da vermiştir. Mihrimah…

Farsça’da Güneş ile Ay anlamına gelen bu isim ona çok yakışacak. Üzerinden yıllar geçse bile konuşulacak ve bu aşk üzerine yazılacak olan şah eserlerin de ilham kaynağı olacaktır. Yıllar geçer Mihrimah Sultan günler geçtikçe yeşerir serpilir, o sarayda yürüdüğünde herkesin bakışları ona çevrilir. Bu büyüleyici güzelliğin aşıkları da olur zamanla tabi… Mihrimah Sultan on yedi yaşına geldiğinde iki adayı vardır. Biri entrikacı kimliğiyle bilinen Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa biri ise Mimarlar Şahı Koca Sinandır. Sinan ellili yaşlarını geçmiştir. Annesinin isteği ile Rüstem Paşa ile evlendirilir. Aradan yıllar geçmiş Mimar Sinan’ın aşkı geçmemiştir. Bir gün Mihrimah Sultan Mimar Sinan’ı huzuruna çağırarak ondan bir külliye yapmasını ister. Yer seçimini ise kendisine bırakır. Mihrimah Sultanın isteği ve padişahın fermanı ile yapılan bu camiinin temelleri 1540 yılında atılmıştır. Bu eser etekleri yerlerde sürünen bir kadın siluetindedir ver her bir nakışında Mimar Sinan’ın o nahif aşkı gözükmektedir. Külliye 1548 yılında tamamlanır. Mimar Sinan içindeki aşk sönmemiş ola ki on dört yıl sonra padişah fermanı olmaksızın, kendi kadar ıssız ve yalnız fakat bir o kadar yüksekte olan bir yere; İstanbul’un en yüksek tepesine Edirnekapı surlarının dibine bir camii daha yapar. Bu camii Mihrimah Sultan’nın asilliğine ithafen küçük ve göz alıcıdır. Fakat geleceğe hayranlık uyandıracak güzellik şudur ki 21 Mart’ta gece ile günün birbirine eşit olarak kavuştuğu günde, yani Mihrimah Sultan’ın doğum gününde Edirnekapıdaki camiinin tek minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdardaki camiinin minareleri arasından ay doğmaktadır. Güneş ve ay… Mihrimah

Ay yeniden yüreklerinden çıkıp yüzlerine vurunca bugüne geri döndüler ve evlerinin yoluna koyuldular. Saat kaçtı bir mi iki mi ne önemi vardı. Yanında o vardı. Bedir onu eve bıraktı. Umay evinin kapısını açtığında aynanın köşesine sıkıştırılmış fotoğrafı gördü. Düşündükleri doğru idi. Umay babasının can dostunun kızı idi vedalaşıp ayrıldılar. Bedir evine doğru yürürken ilk defa bu kadar dalgındı. Uzun zamandan sonra zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Ve kendini ilk defa bu kadar huzurlu hissetmişti. Bunlar ne güzel tesadüflerdi. Umay’ı bulmak babasının hatırasını bulmak gibi gelmişti ona. Öyleydi de zaten. Bir an önce ertesi gün olsun Umay ile konuşsun istiyordu. Bunları düşün düşüne uyudu. Ertesi gün oldu, okula geldi içinde çok farklı bir mutluluk vardı. Ders aralarında Umay’ı görüyordu, ufak tefek sohbet ediyorlardı. Yine bir ders arası konuşurken güzel bir karara vardılar artık her gün okul çıkışı İstanbul’u gezecekler ve bir yandan da yazılarını tamamlayacaklardı. Dersleri bitince okulun önünde buluştular. Nereye gideceklerinin planını yapmamışlardı. Zaten Umay hiçbir yeri bilmiyordu. ‘Sahile inelim mi?’ dedi. Umay’ın gözleri parladı. Denizi sevdiğini anlamıştı. Üsküdar sahile geldiler. Denize en yakın masaya karşılıklı oturdular. Mihrimah Sultan’ı yazmaya başladılar. Aralarında konuşup kelimeleri toparlıyorlardı, Umay yazıya geçiriyordu. Bazen karşısındakinin en güzel hayali olan Bedir olduğuna inanamıyor ne yapacağını şaşırıyordu. Bedir ise onun bu hallerine tebessüm ederek bakıyordu. Güzel bir dost mu edinmişti yoksa başka hisleri mi vardı anlayamıyordu. Epey oturdular, yazı yazdılar, sohbet ettiler. Kaç bardak çay içtiler saymadılar ama çay içmenin hakkını verdikleri kesindi. Günler böyle geçiyor her gün farklı yerlere gidip sohbet ediyorlardı. Beraber yapmayı en çok sevdikleri şey ise sahafa gitmekti. Saatlerce sahafta duruyorlar çıkınca da uzun uzun sohbet edip birbirlerini tanıyorlardı. Yan yana iken çok mutlulardı en azından Bedir öyle hissediyordu. Umay’ın içinde hep ince bir sızı vardı. Bedir’e belli etmese de en mutlu anlarında içi yanıyordu. Hayat rutinleri artık ev ve okul değildi. Sadece okul çıkışı İstanbul’u gezmiyorlar, hafta sonu da çıkıp birlikte zaman geçiriyorlardı. Böylece Bedir’in hayatında Umay, Umay’ın hayatında Bedir vardı. Bir gün beraber Pierre Loti tepesine gittiler. Edebiyat konuşuyor, kahvelerini yudumluyorlardı. Konu şiire geldi. Umay birden heyecanlandı. Hızlı hızlı anlatmaya başladı sevdiği şairleri, şiirlerini, şiirlerinin hikayelerini. Bedir ise yeni bir oyuncak alınan çocuğun heyecanına bakar gibi Umay’ın o hallerine bakıp mutlu oluyordu. Madem bu kadar seviyorsun Umay oku madem bir şiir dedi. Umay gözlerini kapattı onu düşünerek günlüğüne yazdığı şiirlerden birini okudu. Sağında Şehr-i İstanbul karşısında henüz neyi olduğunu bilmediği ay parçası. Umay sevdiğine şiir okumanın heyecanını yaşıyor. Bedir ise onun bu yeteneği karşısında mest olmuş onu izliyordu. Sanırım bu yaşadığı an hayatı boyunca unutamayacağı bir anı olmuştu. O günün akşamı Bedir evine geldiğinde masasına oturdu, başladı yazmaya:

Aslında kıymetli olan şey: “an…İçinde bulunduğun zamanın ta kendisi. Bugün anı yakaladım hem anı hem anıları. Umay’ın gözlerinde Mihrimah Sultan’ın gözlerini gördüm kendimde ise Mimar Sinan’ın çaresizliğini görüyorum. Bugün bana ne oldu? Yıllar sonra umut doluyum. Ne oldu bilmiyorum ama geçmişin getirdiği güzelliğin büyüsünde olduğum kesin. Bugün gözüme; baktığım dolunay, tuttuğum kalem daha bir güzel geldi. Hayır ola… Bunları yazdıktan sonra kendini uykunun huzurlu kollarına bıraktı. Uyku neden bu kadar güzeldi ölüme yakın olduğu için mi?

Umay ise yerinde duramıyordu her girdiğinde onu boğan evi bu gece ferahtı. Ağzını ıslatmayan suyu bugün kana kana içmişti. Odasına girdi her zamanki gibi aya baktı, dolunaya, Bedir’e… Yatağına girdi dolunaya bakarak uyudu. İlk defa bu kadar kolay uyumuştu. Hiç uyanmadı gece. Ezan sesiyle uyandı yerinden doğrulup huzuru dinledi, namazını kıldı, hazırlanıp okula gitti. Her zaman gittiği yol daha bir güzel geliyordu. Büyük bir neşeyle derslerine girdi, öğrencileriyle ilgilendi. Ders aralarında Bedir ile konuşuyor dertleşiyor ve Mİhrimah Sultan ile ilgili yazılarını yazıyorlardı. Tek dostu o olmuştu babasının hatırasıydı. Bir gün derslerinden çıkıp sahaflar çarşısına gittiler. Tozlu raflar arasında gezinirken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorlardı. Biri bir köşede biri bir köşede kitapları karıştırıyorlardı. Aynı anda kalkıp seçtikleri kitapları almaya gittiler. Birbirlerinin içlerini görmek isterlercesine kitapları birbirlerine verip heyecanla baktılar. Ama bir şey değişmemişti ikisi de Fuzuli Divanı almıştı. Hoş bir gülümseyişle kitapları alıp çıktılar. İstanbul Üniversitesi’nin arka kapısı ile sahaflar çarşısının bittiği yerde biraz oturup sohbet ettiler. Bedir ona babasını ve Umay’ı eve götürdüğü gün evinde gördüğü fotoğrafı anlattı. Umay kimsesizliğinde hayaline sığındığı tek insanla arasında bir bağ olduğunu duyunca çok mutlu oldu. Epeyce ağlaştılar çekinmeden, sıkılmadan, sanki bütün anlatamadıklarının zekatını orada vermişlerdi. Vapura doğru yürüdüler. Umay çok heyecanlanmıştı öylece durup denizi izledi. Eve vardılar gel zaman git zaman derken Mihrimah Sultan’nın yazısı bitmişti. Ama onların aşkı bir ömür bitmeyecek gibiydi. Henüz adı olmasa öğrenciler bile bir şeyler olduğunu anlıyordu. Umay Bedir ile arkadaş olduktan sonra günlüğüne hiçbir şey yazmadığını fark etti. Kendisine kızdı dostunu bırakmış gibi hissetti. O akşam eve gidince önceden yazdıklarını okudu ve şimdiki durumu düşündü. Hayat ne kadar garipti, hayali olan insan şimdi en yakınıydı. Evin içinde dolaşıyor, düşünmesine engel olamıyordu. Bütün bu olanlar hayal mi gerçek mi seçemiyordu. Her şey bir anda nasıl bu kadar mümkün olmuştu. Şu ana kadar ne yaşadıysa önüne hep bir engel çıkmış ve onu elde edene kadar hep bir çaba içerisinde olmuştu. Hayatı kolay kazananlardan olmamıştı. Sanki içinde başka biri vardı. Mantıklı düşünemiyor şükür duygusunu kaybediyordu. Aradığı ama bulamadığı ne idi? Bir cevap, bir not… Birden günlüğünü bulamadı. Evin her yerini aramaya başladı. Düşünceleriyle iyice zihni kararmış, garip bir hüzne boğulmuştu. Derken çekmecenin arka tarafına sıkışmış bir fotoğraf gördü. Hafif yırtsa da almayı başardı. Fotoğrafta anne ve babası vardı. Elindeki tek fotoğrafın aynadaki olduğunu düşünüyordu. Ve evi kendisi yerleştirmişti. Kulaklarında garip bir uğultu, midesinde bulantı vardı. Git gide bir boşluğa düşüyor, debeleniyor ama çıkamıyordu. Sırtını hafifçe yatağına yasladı ve fotoğrafa baka kaldı. Sanki anne ve babası bugün ölmüş gibi üzülüyor. Annesiyle az da olsa yaşadığı her saniyeyi hatırlıyordu. Babasına baktıkça sanki o da ona bakıyor gibi hissediyordu. Birden fotoğraf elini yakmaya başladı. İkisinin de göğsünden kan süzülüyordu. Gördüklerine inanamasa da eline damlayan kanların sıcaklığıyla dehşete düşüyordu. Sanki annesiyle babası onu çağırıyordu. O da gidecekti. Ayağa kalktı masasına oturdu elleri titreye titreye birkaç satır yazdı günlüğünü kapattı. Nasıl olduğunu anlayamadan kendini camdan ayaklarını sarkıtmış bir şekilde buldu. Beyni hala bulanıktı ve tam olarak ne yaptığını bilmiyordu. Sabah ezanı okunmaya başladı. Umay’ın ezan sesiyle birlikte gözünün önündeki perde kalktı. Ben ne yapıyorum diye düşündü. Hafif arkasını döndü duvarda asılı Kuran-ı Kerimi gördü. Aklı tekrardan yerine geliyor kulağındaki uğultu gidiyordu. O an düşüncesinin bile kendisine yakışmayacağı intiharın eşiğinde olduğu için kendinden utanıyordu. Hafif yağmur çiselemeye başladı. Bu yağmurun onu yapmak üzere olduğu hatadan arınması için bir işaret olduğunu düşündü ve bir ayağını içeri atacakken dengesini kaybetti. Uykusuzluktan ve hayatın yorgunluğundan olsa ki güçsüz kalmıştı. Çabaladı ama başaramadı. Sonbahar ayında ağaçtan ayrılan yaprak gibi yere süzüldü ve can verdi. O gece Umay bunları yaşarken, Bedir Umay’la bir senedir yaşadıklarını düşünüyor. Onunla iken zamanın nasıl durduğunu anlamaya çalışıyordu. Ona çok aşıktı ve bunu ona söyleyecekti. Sabah uyandı en güzel kıyafetlerini giydi. Evinin bahçesinden yeni açmış beyaz bir gül kopardı. Okula beraber gitmek için Umay’ın kapısını çaldı. Önce heyecanla sonra korkuyla hızlı hızlı çaldı ama açan yoktu. Koşarak okula gitti. Herkese sordu Umay daha gelmemişti. Kan ter içinde tekrar kapısına gitti. Gül hala elinde idi ama o kadar çok sıkmıştı ki koşarken bütün dikenleri eline girmişti. Bedir hiçbir şey hissetmiyor koşmaya devam ediyordu. Kalbi boğazında atıyor, nefesi kesiliyordu. Evin önüne geldiğinde tüm gücüyle kapıyı kırdı. En çok korktuğumuz an bir şeyleri hissedip onun doğru olup olmadığını anlayabileceğimiz andır. Bedir eve girdiği andan itibaren dünyasını başına yıkılmış hissetti. Evin içinde koşarak Umay’ı aradı. Tam odasına çıkacaktı ki koştuğundan ve yılların yorgunluğundan olacak merdivene yığılıp kaldı. Görüyor, duyuyor ama harekete geçemiyordu. Derin bir nefes aldı ve Umay’ın odasına girdi. Cam açıktı perde hafif hafif bir içeri bir dışarı süzülüyordu. Konduramadı, inanamadı, ağır ağır ilerledi. Başını aşağı eğdiğinde buz mavi elbiseli beyaz tenli, dünyalar güzeli Umay’ı gördü. Dizleri titredi, gözünün önü karardı bir an sanki elli yaşındaki aşık Mimar Sinan’a dönmüştü. Masaya doğru ilerledi, günlüğü gördü önce dokunmak saygısızlık olur diye düşündü sonra sevdiğimin hisleri bunlar diye içinde kalem olan sayfayı açtı.

Bedir,

Dolunay’ım, yüreğimin ince sızısı ben buraya ilk geldiğimde tek dostum bu defterdi. Bu koca ev bana dar geliyordu. Ait hissetmiyordum kendimi bu eve, bu şehre, bu dünyaya… Eksikti bir yanım hep, ilk defa annesi babası ölen ben değilim ya der kendimi teselli ederdim. Ama onlar beni çağırıyorlar beni istiyorlar. Bir de bu içimdeki boşluk var tabi. Nedir geceleri bağrımı yakan ateş? Bir zamanlar sensin sandım. Her gece gözlerimi kapatır, seni düşünürdüm. O vakur duruşunu ama en çok yüreğimdeki duruşunu. Bedir, Bedirim yüreğimdeki duruşun öyle güzel ki. Onu kirletmeyeceğim. Ben buraya ait değilim ne yaparsam yapayım içimdeki boşluğu doldurmayacağım bu kirli dünyayı görüp kahroluyorum ama içinde bu dünyayı yaşanabilir kılan insanlar da var. O insanlardan en güzeli de sensin. Dün oturup düşündüm seninle iken elime kalemi alıp hiç yazmamışım dostumu – beni, kahrımı hep dinleyen defterimi – yarı yolda bırakmışım. Yoksa ben de mi bu fani dünyadaki herhangi vefasız insandan biriyim. Sanırım ben mutlu olmaya alışkın değilim ve öyle de devam ettireceğim bunu. Kendi kabuğumda olmaya devam edeceğim. Seni sensiz yaşamak daha güzel. Elveda…

Umay

Bedir ne yapacağını bilmiyordu. Bir tek isteği, kafasında dönen tek şey cansız da olsa Umay’a sarılmaktı. Sendeler halde kapıya doğru gitti. Ama aşağıya inince bu hayatta yine tek başına kalacaktı. Birden hızını alıp kendini aşağıya bıraktı. O ıssız mahallenin kuytu bahçesinde iki aşık baş başa cansız yatıyordu. İki aşık… Aralarında kanlı bir gül. Saatler geçti akşam oldu. Umay’ın yattığı taraftan, yalnızlığı simgeleyen Edirnekapıdaki camiinin minaresinin arkasından güneş batıyordu. Bedir’in yattığı taraftan Üsküdardaki camiinin minareleri arasından güneş doğuyordu. Visâl gerçekleşmişti. 21 Mart gece ile günü, beş asır sonra da iki sevgiliyi tekrar buluşturmuştu.



 
 
 

Recent Posts

See All
Türkçe Eğitiminin Önemi

Türkçe, her şeyden önce bizim özümüzdür. Özünü tam olarak benimsemeyen ve öğrenemeyen görevini layığıyla yerine getirmiş sayılmaz. Bir...

 
 
 
Öğrenen Merkezli Verimli Eğitim

Öğrenen yani öğrenci merkezli eğitim son yıllarda tüm dünyada ve ülkemizde etkin olarak uygulanmaktadır. Öğrencilerin farklı kişilik...

 
 
 
Ülkemizde Eğitimin Algılanışı

Eğitim, dünyadaki en önemli kurumlardan birisidir. Peki böylesine önemli bir kurum ülkemizde nasıl algılanıyor. Bence bir kaç açıdan...

 
 
 

Comments


Yazı: Blog2_Post
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn

©2021, Alança tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page